Aradığınız Neydi?

25 Nisan 2017

Yeni Meselemiz - Gitmek mi Zor? Kalmak mı?


Şehir resmen adım adım üstümüze geldi ve biz çoktan köşeye sıkışmıştık ki hayat bize yine yeniden güzel bir kapı araladı...


Evlendik daha 40ımız çıkmadan Gezi Parkı hayatımıza yıldırım gibi düştü.

Daha ben milyon tane düğün fotoğrafı paylaşıp gelinliğimi nereden aldım, yok tabakları hangi bir milyoncudan aldım, yok pembe kahve fincanları tepsiler falan diyip bir pembe ev hanımı tadında paylaşımlar yapacaktım ki hayat beni yerime çaktı... 

Gezi Parkı ruhumun bir yerindeki bir şeyleri değiştirdi. İstanbul'a olan aşkımın rengi farklıydı artık. Ne Taksim'in tadı kaldı o geçen aylardan sonra, ne de Avrupa Yakasının. 

Sonra dönüşüm başladı. Erenköy'ü ve Kadıköy'ün diğer bütün sokaklarını iş makineleri işgal etti. Canım bahçelerdeki en az 20 yıllık ağaçlar sanki orada hiç yaşamamışlar gibi kıymet bilmezlerin elinde öldü. Domuzlar evlerine iş makineleri ile girilince yüzmeyi öğrendi.

Ve Erenköy'ün caddelerinde araba çarpmış kirpiler görmeye başladık kedilerden sonra.
Kirpiler ne bilir arabayı trafiği? Muhtemelen o 20 yıllık ağaçlar evdi onlara. E! Evleri bir anda alınınca ellerinden... Neyse! O kirpinin hikayesi de başka bir güne kalsın bugün bizim hikayemiz.


Erenköy eskisi gibi değildi artık. Sonra tesadüf Emre bir gün trafikten kaçarken kısa yol bulacağım diye Tuzla'ya girmiş. Daha o zamanlar Evora İstanbul yok. Banliyö güya 1 yıla bitecek diyorlar. Tuzla tam bir sahil kasabası. Sanki İstanbul'un içinde bir Çınarcık, bir Altınoluk tadı, kokusu. Öyle bir yer. 

"Taşınalım mı?" dedi. 
"Taşınalım" dedim.

Zaten Erenköy çoktan üstüme üstüme gelmişti.
Eve erkenden gelip film izleyecek enerjiyi bulmak, bisiklete binmek ve o deli kalabalıklardan uzak yaşamak ama istediğinde de kalabalığa karışmak çok tatlı gelmişti.

Sonra dönüşüm buraya da sıçradı. O bahçeli tek katlı evler birer birer yıkılmaya başladı. Marina açıldı. Banliyö bitmedi. Kalabalık arttıkça arttı. Sanki şehrin üstüne sürekli kat çıkıyorlardı ve biz hep yerin altına doğru gidiyor gibiydik. Şehrin trafiği, mutsuz kalabalıklar, tahammülsüz insanlar, sürekli eve bebeğimize taşıdığımız mikroplar, insanların kafalarında iyi bir şey yaptığını zannederek yaptığı ahlaksızlıklar, haksızlıklar, adaletsizlikler... 


Sonra bir kaza... Ve sonra hayat sanki durdu...

Sonra ağır ağır tekrar başladı... Kaldığı yerden fakat farklı...

Ömür çok kısaydı...


Ve yapan yapıyordu... 

Okuduğumuz blog yazıları hep bu şehirden kaçan insanların kurdukları huzurlu dünyaları üstüneydi... Egede tarım yapanlar, buradaki işlerini oralarda daha küçük şehirlerde daha az yıpranarak devam ettirenler, temiz hava, trafiksiz hayat, geç yaşlanan insanlar, eli ayağı toprağa değen çocuklar ve çocuklarını görmeye zaman bulan anne babalar...


Basit ama mutlu bir yaşam özlemiydi aslında bizimkisi...

Aile ve arkadaşların hepsini götürmek mümkün olmuyordu ama anladığımız kadarıyla gerçekten görüşmeye değer olanlarla zaten her türlü en az İstanbul'da yaşadığın kadar görüşülüyordu....

Biri bize hadi desin diye bekliyorduk sanki ve biri bize hadi dedi...
Kısa hayatımızı İstanbul'da çer çöp etmemeye karar verdik...


Gidiyoruz...